nuh’un gemisi…

toplandı bir araya milliyetçisi,
halkcısı, sosyalisti…
geleneği türkiye işçi-köylü partisi,
sosyalist parti, işçi partisi…
tek amaçları
”tam bağımsız türkiye cumhuriyeti”,
nuh’ un gemisi, vatan partisi…

her ne zaman varsa
bir direniş, bir mücadele,
öncüler en önde,
fedayilerle birlikte…
yıkılmaz devrime inancı,
sarsılmaz geleneği,
nuh’ un gemisi, vatan partisi…

bora gezen ve yoldaşları,
filistin’ de sonsuzluğa erişti…
onları ihbar eden şimdilerde,
en büyük neo-liberal,
en ”usta” işbirlikçi …
12 mart, 12 eylül,
yıkamadı bu devrimci kaleyi…
nuh’un gemisi, vatan partisi…

ser verdi, sır vermedi öncüler,
mamak’ta, ziverbey’de, silivri’de…
rehber oldu mücadeleleri,
yurtsevere, devrimciye…
başaklı çoban ateşleri yanıyor anadolu’ da,
al bayrak gönüllerde…
nuh’un gemisi, vatan partisi…

bölücüye, haine karşı
ilk o verdi onlarca devrim şehidini…
türk- kürt kardeştir,
hepimiz ”türk milletiyiz” dedi…
işç- köylü eylemleri,
ilk onun önderliğinde gerçekleşti,
nuh’un gemisi, vatan partisi…

amerikancı emperyalist darbelerin hedefi,
ilk o olmuştur, eğilmeyen baş o’dur…
alınamadı zaptı rap altına,
yolu devrim yoludur…
mustafa kemal’in askeri,
emekçi cumhuriyet yolcusudur…
nuh’un gemisi, vatan partisi..

bırakın armudun sapını, çöpünü,
incirin çekirdeğini…
proğramı milli, hemi de devrimci,
mevzu bahis vatan olsun yeter ki…
başakla sarılı çoban yıldızı;
var mı böyle bir parti ?
nuh’un gemisi, vatan partisi…

kırk yıldır ne zorluklara dayandı,
ne acılar yaşadı, fırtınalarda sınandı…
zindanlarda kar etmedi,
büyük tufana hazırlandı…
kafa tuttu emperyale,
gücünü atasından, milletinden aldı…
nuh’un gemisi, vatan partisi….

artık ete- kemiğe bürünsün,
kuvvay-ı milliye şehitleri…
tek yürek olsun, işçi, köylü;
yaşlı-genç; emekli, öğrenci…
türkü-kürdü; lazı- çerkezi;
sünnisi, alevisi,
nuh’un gemisi, vatan partisi…

gülümse türkiye !
yola çıktı, geliyor vatan partisi…
dinsin göz yaşların ey vatan !
kuvvacılar birleşti…
” sorun vatansa, gerisi teferruatdır ” diyerek
and içildi, yeminler edildi……
her biri mustafa kemal’in askeri…
türkiye’ nin partisi, vatan partisi …

iş başındayız, gayri
ayak bağı olmayın vatana…
emperyale ana- avrat sövmektir vatan…
kurulsa da tuzaklar,
düzülse de kumpas,
koşun saflara, katılın milli davaya…
geleceği kuracak, nuh’un gemisi, vatan partisi …

Yargı H.ÖZMEN

bu feryat bu çığlık boşa …

” a benim güzel sandığım !
ne iyi ettin de yine önüme geldin…
benim varım yoğum,
her bi şeyim sensin…
gerisi palavra,
gerisi yalan-dolan
sen benim tek hakikatimsin…”

lakin heyhat!..
her ne oluyorsa
gidince sandik önünden
kafaya tuğla mı düşüyor,
ya da birisi nasıra mı basıyor ne?..
yeri göğü yırtıyor çığlığı…
dinmek bilmiyor feryadı…

” yandım, bittim, kül oldum..
bir gafile kul oldum..”
yakmazsam namerdim sobada finduğu !..
köklemezsem ne olayım asmayı, bağı !..”

malum alaşehir, manisa, denizli,
elazığ’dır üzümün memleketi..
fındık dersen toptan yaz karadeniz’ i…
bunlara eklersen bir de
orta anadolu’yu
al sana akp’nin oy deposu…
insanın çıldırası geliyor,
düşünüyor taşınıyor,
biraz da kaşınıyor…
lakin bir anlam veremiyor !…
demek oluyor ki a dostlar
iğneyi kendimize batırmak gerekiyor…

eğer her haksızlığa uğrayan;
zulme, işkenceye maruz kalan
hakkını alıp, hesap sorabilseydi,
inanın dünyamızın tamamı
gül gibi geçinir giderdi…

seçimden seçime gidersen
vatandaşın önüne,
şikayete hakkımız yok bizim
gerisi hikaye…
şimdi düşünün bu partileri bir hele !..

tabii ki böyle gelmiş,
böyle gitmeyecek bu kervan..;
elbet değişecek
her şeye rağmen bu devran..
işte bunun için var nuh’un gemisi..
yeter ki kuralım milli hükümeti…

Yargı H. ÖZMEN

bu yük acı..

Bu yük ağır…Bu yük acı mı acı !…

bu yük çok ağır…
bu yük acı mı acı !…
hiç de taşınabilesi
değil bu yük…
bu yük acınası hiç değil…
adam boyu
kara gömülmüş
kör olası nankör insanlık…
üç yıllık gonca değil
şeker torbasına soluksuz giren…
çuvallayan sömürü düzeni,
kapitalist sistemdir sistem…
daha tadını bile alamadan yaşamın,
ve de anlayamadan iyiyi, kötüyü…
minicik körpe bedeni,
buzdan soğuk,
karlara gömüldü…
iki genç insan…
bedenleri yıldırım düşmüşçesine
kara mı kara…
lakin yüreklerde
eser delicesine bir fırtına,
bir o yana, bir bu yana…
eller açılmış hüdaya,
dillerde dua…
bileniniz var mı?
nasıl katlanacak bu acıya
ana, baba…
bu yük ağır…
bu yük çok acı…
muharrem bebe
tanı bunları tanı…
tanı da …..

Yargı H.ÖZMEN

116. Yılın anısına..

Büyük vatan şairimiz Nazım Hikmet RAN’ a şükranlarımla…

nazım hikmet memleket
memleket nazım hikmet…

15 Ocak 1902

seninle dile geldi
börtlüceli …
ve seninle
vatan yaptı anadolu’ yu
mavi gözlü sarışın kurt…
seninle sonsuzluğa erdi
vatana hasret çeken
biçare bülbül…
seninle dirildi,
seninle uyandı
kuvvay-ı milliye şehitleri…

senin memleket özlemin
yaktı gönülleri…
senin vatan hasretin eritti
prangayı, kelepçeyi…
seninle hızlandı,
seninle yüreklendi kağnılar,
akşehir üstünden
afyon’ a doğru…
makinalar, rotatifler, bobinler
seninle sildi paslarını…
senin destanınla
can buldu
ulusal kurtuluş savaşı…

geldik bugüne…
herkesin ağzında sen,
herkes söz eder
oldu senden…
yalaka beyinler;
pelesenk etmiş, düşürmüyor
yılışık ağızlarından
senin adını…
üç kuruş etmez benliklerine
değer katmak istiyorlar
seninle, senin erişilmez
vatanseverliğinle…
onyıllardır aynı masal,
aynı hikaye, aynı terane…

bir namık kemal,
bir de sen nazım hikmet…
o magosa zindanları’ nda
eyvallah etmediniz saltanata…
ve sen
demir parmaklıkları
yedin bitirdin
memleket hasretiyle…
bulamadı
işbirlikçi satılmışlar,
sahte solcular
bir çınar, kuru bir ceviz,
bir meşe ağacı
falan da anadolu’ da…

işte sana söz…
andımız olsun…
senin yerin yurdun,
memleketin anadolu’ nun
her karışında…
bitecek hasret,
buluşacak koca nazım
anadoluy’la…
ete, kemiğe bürünecek destan…
parola namus,
işareti vatan…

Yargı H.ÖZMEN

şaman öğretisi…

“doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz..
nehirler kendi suyunu içemez..
ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez..
güneş kendisi için ısıtmaz..
ay kendisi için parlamaz..
çiçekler kendileri için kokmaz.
toprak kendisi için doğurmaz..
rüzgar kendisi için esmez..
bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz..
doğanın anayasasında ilk madde şudur..
herşey birbiri için yaşar..
birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur..

beyaz adam gitmeden önce
bir afrika felsefesi vardı..
adı ubuntu’ydu..
eski çağlardan süre gelen
bir anlayıştı bu..
bütünlüğü anlatırdı..
özü iki cümleydi..
“ben biz olduğumuz zaman ben olurum.”
“ben, ben olduğum için sen, sensin.”

gül ve mor menevşe…

hatırlanamayacaksa
gülün, mor menevşenin
ölüme inat hayat kokusu;
ve şaha kalkmış küheylan
boşanırcasına dizginden
bir deli bıçkın yürekcesine
koşup, şaha kalkamayacaksa
gönül çayırında
bırak kendi haline
neylerse neylesin
alın yazısı, kader..
ve de gök yazı…

suçlu belli (!)…

bir deli eser lodos…
bir oradan, bir buradan…
bacadan tütemez duman…
evde çoluk çocuk boğulur,
çıkamaz odadan…
tabii suçlu belli;
kör olası felek,
kör olası kör duman…

biraz geç vakte kalır
özgecan’ ın eve dönüşü
bir dolmuşa biner…
lakin sapık baba, oğul,
bir de lanet olası bir yolcu
körpe canına kıyar, tecavüz eder…
burada da suçlu beli mi belli…
”ne işin var senin
gece vakti o saatte;
niçin bindin o dolmuşa”
öyle değil mi?…

dayanamaz
ölüm tacirinin motoru
azgın dalgalara…
kıyıya vurur aylan bebeğin
minicik bedeni…
tabii suçlu kesinlikle belli…
emperyal savaştan kaçan
suriyeli bebek değil mi?…

15- 20 yıl okur dokur,
elde işe yaramaz diploma…
tost, cigara parası istemeyi
ana baba da olsa
yediremez gururuna
son verir yaşamına…
suçlu kim mi? orası belli…
alın yazısı, kader he mi…

8.5 şiddetinde
sallanır dünya
el alemin burnu kanamaz…
6, 6.5 olur bizde,
taş taş üstünde kalmaz…
budurumda da suçlu belli;
öyle değil mi?..
gölcük’ ün dinsiz (!) askerleri..

onlar için herşey
kara mı kara
sadece umutlarının dışında…
ya gruzu patlar,
ya da sel basar
yedi kat yerin altında…
lakin ne işin vardı,
yüzme bilmiyorsan ocakta ?
başka suçlu aramam,
suçlu sensin aslında…
ölüm bu işin fıtratında…

hergün şehit olur
memetler, vatandaşlar
kah cephede,
kah herhangi bir yerde…
canım askerlik
“yan gelip yatma yeri mi ?”
seçtiysen askerlği,
o zaman mecbursun
göze alacaksın ölmeyi (!)…
ya ”niyazi” misali ezilip
ölenlere ne demeli?…
be kardeşim siz de
boş verin çarşıya,
pazara gitmeyi…
bırakın durakta
otobüs beklemeyi…
velhasili sizce de
suçlu belli değil mi ?…

hele şu yeşil ormanlara.
zeytin ağaçlarına,
yaylalara ne demeli ?…
söyleyin bakalım
bunlar mı önemli.
yoksa avm, yol,
köprü, gökdelen mi ?…
hiç olur olmadık yerlere
ağaç mağaç dikilir mi ?…
hem burada suçlu,
sapı da ağaç olan nacak,
balta değil mi ?…

kısacası dostlar suçlu;
trafolara giren kedi;
kader, kara yazı, kaza, fıtrat değil mi ?…

Yargı H. ÖZMEN

amerikan piyonu rezza…

reza zerrab mısın ?
yoksa keza kezzap mısın ?
bilmem ama; 
sen yalancı, sen hırsız,
sen dolandırıcı,
sen ahlak yoksunu,
sen bir şaklabansın…
sen ”şarlatan” denince
mahkemeye giden;
”hırsız” lafına göbek atıp,
sevinen, hiç aldırmayansın…

bak keza kezzap efendi !…
kimi yurtseverler cebelleşirken
lanet hastalıkla iki göz evlerinde;
ve de günlerce kurşun sıkarken
mustafa memal’in askerleri
kandil’de hainlere, bölücülere…
dur durak bilmeden
gece- gündüz, yaz- kış
koştururken peşlerinde…
varlığını vatana feda eden,
ve dahi sadece yazan,
çizen, düşünen;
haklarında binbir türlü,
şeytana nazire
yalan- dolan, tertipler düzülen;
yüzlerce vatansever, devrimci
atılmışken silivri, hasdal, maltepe’ye…
söğüşlediğin bu millete rol kesme…

bu adam gibi adamların:
çikolata kutusu yoktu ellerinde…
ayakkabı kutuları,
tıka basa dolu değildi,
dolar,avro, yeşil yeşil binliklerle…
ne hile hurda vardı kafalarında,
ne de villa dikmişlerdi,
el koyup vatan toprağına…
ne çocuklarının
yüzer metrecik gemicikleri vardı,
ne de yatak odalarında para kasaları,
para sayma makinaları…
ne de envayi çeşit vakıfları…
ve hatta bu insanların bazıları,
yediremeyip onurlarına,
sıktılar kafalarına,
bitirdiler yaşamlarını…
”hoşça kalın” bile diyemeden,
bıraktılar canlarını, cananını…

kimi yurtseverler ise
hastanelerde sürdürüyor hayatını…
demek seni mağdur ettiler, he mi?
bilmem ama şarkıcı bile,
sen tatildeyken pür neşeydi…
artık bırak rüşvet bavullarını,
çikolata kutularını…
ver yandaş medyaya ilanı,
”var mı yiyecek” diye babayı,
pardon çikolatayı…

nasılsa onlar seni biliyor,
sen de onları…
lakin be kezzap,
sen de varmışsın işin sırrına,
almışsın ”türk bayrağı”nı arkana (!)..
neme lazım poz da poz ama…
seninkiler de yapıyor bu işi
darda zorda kalınca…
resimlerinden bayrağı,
dillerinden milleti
eksik etmiyorlar bu arada…

işte sizlerin geldiği son nokta…
hiçbir vatansever girmez
yabancı bayrağın altına…
yalan-dolan da olsa…
sana son bir kelam, kezzap usta …
duydum ki göbek vatanın (!)
abd’ de başın dardaymış…
ama sen işini bilirsin..
”öteceğim bak” dersin,
herkesi hizaya getirirsin..
ne de olsa yalnız değilsin(!)…

ey kezzap efendi !…
duydum ki;
sam amca ile anlaşmış,
ötmeye de başlamışsın …
sanıkken, tanık yapılmışsın…
gerçi pis kokular geliyor
burnuma ama…
hadi maçan sıkıyorsa,
gerçekleri türk yargısı’na anlatsana…
olmadı paçayı yırttığında
bir iki saatliğine de olsa,
bi gitsene kendi memleketine, İran’a…
yoksa ”altına yatacak” birileri
yok mu senin orada !…
ya da hırsızlık ortağın
babek zencami mi geliyor aklına ?…

Yargı H.ÖZMEN

kandırıldım, aldatıldım…yersen !…

” ben saf bir başbakandım…
önüme gelene kandım…
bazen bir elma şekeriyle,
bazen de bir çift kundurayla
kandırıldım, aldatıldım !…
nasıl mı ?
okuyun bakalım,
haklı mıyım, haksız mıyım ?

önce amerika’ dan başlayalım işe…
sen bizim ”eş başkanımızsın” dediler..
meğerse bizi yeni sarayımıza
padişah, sultan eylemişler…
bunda benim ne suçum var
söyleyin lütfen hanımlar, beyler !…

bir gün beklerken
eyüp cami’sinin avlusunda…
fethullah efendi çıkıverdi karşıma…
bir elinde doksanlık tesbih,
bir elinde allı morlu horoz şeker…
dedim ”hayırdır inşallah”…
meğerse verdiği şeker değil,
okunmuş muskaymış
yolumdan çıkardı, kandırdı beni
hemi vallahi hemi billahi…

ya şu zerrab’a ne demeli ?
”kutularda çikolata, gül suyu,
helva var” dediydi…
hoppala her kutudan
yeşil yeşil allı morlu,
pembe dolar, avrolar çıkıverdi…
pekala kabahat, suç
ben de mi şimdi ?…

iş pardon, …… adamı cengiz,
bir alem adam öyle değil mi?
bana ”al şu mütevazi,
tek katlı evi, kiradan kurtul” dedi..
o da ne? yalı, villa,
köşkmüş ev dediği…
içine girince, sonradan anladım vallahi…

çevremdeki g.t kılları,
”sana bir çalışma konutu”
yapalım dediler…
buyurun dedik,
hasbel kader izin verdik…
bir de baktım
kaç-ak saray dikmişler,
orman çiftliğinin içine etmişler…
sizi gidi zibidiler (!).

hatta konu-komşu bile,
bizim ufak çocuğa:
”yolda yürümesini bilmez” dediydiler…
bak sen keratanın oğluna,
armatör oldu, yüzüyor gemicikler…
hatuuuun kız hatun !…
kime çekmiş bu veletler ?..

şu zevcemin yüzüğü var ya
teneke gibiydi,
öyle de duruyordu
helalimin parmağında..
bir de baktık ki
milyonlukmuş oysa değeri,
herkes konuşuyor ileri geri..
çağlayan’ın parmağında ki de
ondan kalmadı geri..
ama bunda bizim suçumuz yok ki !…

”hacı murat” diye verdiydim,
diyanete arabayı…
meğerse mersedesin yıldızıyla,
değiş tokuş etmişler
hacı murat’ın armasını…
bir de tepesine giydirivermişler
kurşun geçirmez zırhı..
nereden bilebilrdim ben
takara-bakaracı bağış’ı…
e şimdi kötü mü ettik
diyanete vermekle bu arabayı…

oslo’da, kandil’de
konuşurken pekakayla;
hepsinin ellerinde lolipop,
bon bon, elme şekeri, helva…
ama inanın alayı garip,
çor çoban kılıklı,
kimsesiz çocuklar gibiydi ya…
o da ne ?
meğer hepsi teröristmiş,
şekerler bomba, mayın çıktı,
cia, mit, israil beni kandırdı…

en son ”suriye’den
turist gelecek” dediler…
açtık kapıları sonuna kadar…
açar açmaz, ışid, daeş,
mülteci, peşmerge
ortalığa doluverdiler…
başladılar ”biji obama” demeye,
bana bir matik daha atıp,
bizim esad, oldu esed
gülüp alay ettiler…

ahhh ! o barzani yok mu o barzani !…
çok incitti, kırdı kalbimi…
hemi şirvan’ı, hemi tatlısesi…
halbuki ne de güzel
günlerimiz var idi..
onlar bile çaktırmadan
aldatmış, kandırmış beni…

dahası var, sürüsüne bereket
beni kandıran kandırana…
şimdi söyleyin bana
ne suçum var benim,
saflığımdan başka…
siz bakmayın ben, ailem ve
yakınlarım hakkında söylenenlere…
bizim suçumuz yok,
hem vallahi hem tallahi
inanın bu kardeşinize…”

haydaaaa !…
bu millet biliyor
seni, onu, sizi, bizi
sanki gökten vahiy geldi
kandırmak serbesttir
her daim deyi…
bırak kahraman esad’a
”terörist” deyip, yalan söylemeyi
hiç de iyi bir şey değildir,
tükürdüğünü yalamak geri..
sakın ha ”yine yutturdum deme”
abuk subuk her şeyi…

bu milletin suskunluğu
çaresizliğinden değildir ha
bekliyor ayağa kalkma vaktini…
nasılsa kurulacak yüce divan,
kurulacak milli hükjümet
gelecek hesap saati…
inşallah o gün de becerirsin
haklı çıkarmayı kendini…
tabi yerlerse, yedirebilirsen
olan biten her şeyi…

Yargı H.ÖZMEN

ey amerika, amerika …

ey amerika, amerika !..
türkiye’yi 51. eyaletin mi sandın ?..
ben yaparım, ben asarım, 
ben keserim dersin…
benim vatanımı müstemleke,
manda mı sandın ?..

yıllar boyu kan kusturdun,
göz yaşı içirdin dünyaya…
inim inim iniledi insanlık,
ak baba oldun ölmesini bekledin
yavruların, çocukların başında…
kana belendi asya, avrupa
ve dahi afrika, altı kıta…
sen benim yurdumu,
sömürge, kul, köle mi sandın?…

hakkın yok, eşkiya da olsan ülkemi
emperyal yasalarınla yargılamaya…
hem hakim, hem savcı olup
”engisizyon” mahkemesi kurmaya…
sudan sebepler uydurup,
işgallere, bağırmaya, çağırmaya…
benim halkımı, milletimi,
aklı kıt, gözü kör mü sandın?…

şunu kafana sok,
sen bizi yargılayamazsın …
kimden ne alıp, kime ne satacağız
sen karışamazsın…
artık döküldü kanlı dişlerin,
tırnakların söküldü…
sen atatürk türkiyesi’ni
arka bahçen mi sandın ?..

ey amerika, amerika !…
az kaldı vakti zamanın
işbirlikçi, piyon, taşaron
kim varsa çanak yalayıcın,
topunuzu yargılayacak
işte bu mazlum dünya !…

Yargı H.ÖZMEN