bir ”düşük profil” hikayesi…

 14 yıl önce,
çıkardılar ”milli görüş” göyneklerini,
geçirdiler sırtlarına,
usa damgalı amerikan bezini…
düştüler yola…

kiminin nasırlıydı
kiminin kanlıydı elleri…
kiminin karnı tok, sırtı pek;
kiminin gurul gurul ötüyordu midesi…

yıllar yılları kovalar,
sermaye olur (!),
düğünde takılan çeyrek altınlar…
”yallah ya kulum !”
denilmiş ki birilerine,
tiz zamanda eşekten inip,
bindiler mersedese…
abayı attılar yalıya, köşke…

12 eylül de saçılan ihanet tohumları,
derin uykudayken mışıl mışıl
yurdum insanı;
saçak saldı, boy verdi,
işte o gün, bu gündür sürüyor
” düşüklerin ” lale devri…

ve şimdi geldi, çattı
2016 mayısı…
zuhur etti tüm şiddetiyle
orada burada ”düşmüşlerin”
amansız savaşı…
elde kağıt kalem yazılmaya başladı,
”yolda, belde düşenlerin”
”gizli, saklı düşüklerin”
derken orasını burasını
üşütenlerin adı, sanı…
tahminim ya bakan berat,
ya da kumarcı babası,
bugünün binali bey’i,
yarının ”in” ali bey’i profillerin en şanslısı. ..

ışık hızıyla badem bıyıklar bırakıldı;
kaç- ak saray kapısında
sabah akşam nöbetler başladı…
g.t kılları tabii ki daha şanslı…
hepsinin hayali,
bir sabah ezanı vakti,
beştepe’ye çağrılmak,
ustaya biat edip,
şükür namazına durmak…
”küçük tayyib” olarak
”boş” bakanlık yapmak…

sanırım profilleri sorun olmaz…
”düşüklük” ayarları denktir,
sıkıntı çıkarmaz…
ya uzun çöpü çeken erer muradına,
ya da aynaya baktığında
uzunu gören çıkar çankaya’ya…

bize kıssadan hisse sevgili canlar !…
eğer gelmezse hala akıllar başa,
yazık olur güzelim vatana,
param parça edilir,
yem olur ”düşük ” adamlara…

Yargı H.ÖZMEN

mevlüde irem’in günahı (!)…

eyyy aklı gıt, ihaneti sürüsüne bereket akiller !…
eyyy karanlığın bekçisi,
sırça saraylarda gününü gün eden,
kalemleri satılık, beyinleri kiralık aydıncıklar !…
eyyy insanlığın yüz karası,
sözüm ona ak(l)ademisyenler !…
 
duydunuz mu mevlüde irem’in çığlığını ?…
gördünüz mü sonsuzluğa uğurlanan
küçük bedeninin konulduğu;
serçeye nazire yüreğinin,
güleç yüzünün sığdırılamadığı
lakin çivisini karanlık ellerinizin çaktığı
el kadar tabutu ?…
ve de yaşadınız mı
minik tabuta tıka basa doldurduğunuz acıyı ?…
ve anladınız mı nasıl olurmuş
acının tabuttan büyük olması ?…
 
ay-yıldız bile çaresiz kaldı
sarıp sarmalayamadı o küçük bedeni…
kapatmayın, açın !
bakan lakin görmeyen gözünüzü !…
çevirmeyin yana bir kerede olsa
”dik durmak” nedir bilmeyen başınızı !…
hadi durmayın çakın o şatafatlı imzanızı;
basın bakalım mührünüzü
cesaretiniz varsa;
mevlüde irem’in oyuncak sanıp girdiği,
ve lakin çıkamasın diye
üzerinden yirmilik yonan enserisi ile
çivilediğiniz tabuta…
işte hendeğin karşı tarafından
böyle görünüyor dünya…
 
eyyy aydıncıklar !…
eyyy ak(l)ademisyenler !…
çekin pis ellerinizi
al bayrağın üzerinden !…
kalmışsa tırnak kadar da olsa insanlığınız
nokta koyun ihanete yüz sürmüş
sözlerinize, eylemlerinize !…
son verin yüz kızartacak
onursuz geleceğinize !…
 
Yargı H.ÖZMEN

olmadı putin olmadı (!)…

oy putin, putin !…
ne işin var suriye’de,
sen niye geldin ?…
senin yaptığın da iş mi?
tekere çomak soktun
karıştırdın güzelim işi,
öyle değil mi ?…

ne güzel ”al gülüm,
ver gülüm” diyerek
suriye parçalanıyordu !..
bölücüler, emperyaller
nerdeyse başarıyordu…
savaş lobileri el avuç
ovuşturmaya başladı…
tayyib, deywitoğlu
ne yapacağını şaşırdı…
”van minut putin ” diyecek,
karşısında sibirya ayısı (!)..

yine de;
– ”senin bizle sınırın var mı ki?
ne işin var suriye’de ?”
demiş kasımpaşalı…
malum en uzun sınırımız
amerika’yla (!) bak bunda haklı…
yukarı tükürse badem bıyık,
aşağı tükürse kirli sakalı…
en iyisi bilal oğlan’ın ardından
yurt dışına kaçmalı…

bunlar olup biterken
muhalefet sadece seyirci…
be kardeşim,
bir de siz savunun bakalım suriye’yi…
yedi ülke, yedi deniz,
kurun ”batı asya birliği”ni…
bu savaş vatan savaşı,
destekleyin mehmetçiği…

bütün bunlar olurken
içim de acımıyor değil be sevgili canlar…
ne de olsa sıfatında
”türkiye cumhuriyeti cumhurbaşkanı” yazar…
”kendi köyünün tavuğu,
yabanın kazından iyidir”
derler ya dostlar ‘…
o’nu dışarıya karşı savunmak istiyorum,
lakin, kalbinde her türlü melanet var…

”korkma” diye başlar,
istiklal savaşımız…
kurtuluş yok,
yıkılacak saltanatınız…
bir birinize yamuk, paralel diyerek
paçayı yırtamazsınız…
hepiniz kayda geçtiniz,
bu taşın altında kalacaksınız…

Yargı H.ÖZMEN

nankör baba…

”anadır, babadır” dedik,
başa taç ettik !..
”eniştedir” dedik,
namusumuza bekçi eyleyip,
bağrımıza bastık !..
gün geldi, oraya buraya ok atıp;
vakıfçılık yaptık !…
bunlar da yetmedi;
hararlar dolusu
doları, avroyu buharlaştırdık !…

şimdi söyle nankör baba !…
bu ok, pardon kazık bana,
öz be öz oğluna atılır mı?
hiç babalar, oğluna bunu yapar mı ?
hatırlar mısın beni nasıl severdin ?…
”eyyy benim bilal oğlum,
kel oğlum, keleş oğlum” derdin…
giymeyip giydirir;
yemeyip, yedirir;
içmeyip içirirdin…

meğerse pis bir numaraymış,
italya’ya postalamak beni…
ah be babacığım,
nereden bileydim senin niyetini…

tabii bu arada,
hiç çaktırmadın manzarayı,
ilk on birden kestin ablacığımı…
deli divane oldu kızcaz,
sabah akşam döküyor gözyaşını…

ya sen ”köşem” sultan ana !…
ne de çok güvenmiştim halbuki sana…
nasıl izin verdin ”usta” kocanın,
bana nankörlük yapmasına ?..
güvendiğim dağlara
”kınalar” yağdırdın sonunda…

eyyyyy !
ah uleyn uzun adam !…
ah uleyn kaç-ak saray sultanı,
tayyib el hep yutan !…
açtırma kutuyu, söyletme kötüyü !…
eyyyyy nankör baba !…
söyle ”boş bakan deywit oğlu’na”
tiz elden ayarlasın
bir bakanlık da oğlun bilal’a !…
damattan, yalakalardan
daha çok hakkı kırmızı plaka !…
adı da ” bilim ve teknoloji,
adab-ı muaşeret bakanlığı” olsun haa !…

Yargı H.ÖZMEN

güle güle pos bıyıklı, güldüren adam güle güle…

 aydını, sanatçıyı kaybetmek
baharın müjdecisi kelebekleri yitirmek;
soğuk kış aylarında,
arada bir de olsa ortalığı ışıtan,
ısıtan güneşin batması gibi bir şey be…
hep olacak o kadar derdin !…
bıkmadın, usanmadın,
her dönemde ”kral çıplak” dedin !..
inadına barış, inadına atatürk,
inadına cumhuriyet dedin !..

kendine sanatçıyım diyenler,
kuyruğunu kıstırıp,
arz-ı endam ederlerken
orada burada, eteklerin altında;
sen hep
kemal’in askerleri’nin
yanında, yanı başında;
milletinle omuz omuza;
sevenlerinin yüreğinde, sofrasındaydın…
olanca gücünle karşı durdun
haksızlıklara, tertiplere, kumpaslara…

en çok sevdiğin
işini bile çok gördüler sana…
soytarılık yapıp,
götürürken birileri
hamuduyla deveyi,
senin ekmek parana bile
göz dikti o birisi…
sanki onlar vermiş gibi
”devlet sanatçısı” payesini,
utanmadan aldılar geri…

ve sen pos bıyıklı,
gözleri gülen,
güldüren adam…
mustafa kemalce zul görüp
malı maşatı, serveti,
vatana bağışladın evini…
arkana hiç dönüp bakmadın…
hep gelecek güzel günlerin
hesabını yaptın…

dik duruşun başka adıydı
senin adın: ”levent kırca”…
o lanet hastalığın pençesindeyken bile
ne eğildin, ne eyvallah ettin
kahbe feleğe, alın yazına…
ne darıldın, ne de kahrettin
yaşadığın acı dolu günlere…
hele bir gün olsun
beddua etmedin milletine…

sen hizaya geçire koy
öte tarafı yine de…
selam söyle bizden şehitlere…
lakin bu ölüm
bir başka acı geldi ustam bize be !…

oysa taşlanacak, haşlanacak
ne insancıklar vardı dünyada…
ben bunu bilir,
bunu söylerim…
aydın olan sensin,
sanatçı olan sensin,
adam gibi adam olan,
yine sensin…
beyinlere, vatan için çarpan yüreklere
kazınacak son sözlerin…

” dik durun,
adil olun,
sabırlı olun…
daha iyi bir dünyada
görüşmek dileğiyle…
atatürk’le kalın,
cumhuriyetle kalın,
hoşça kalın !..”

güle güle pos bıyıklı,
gözleri gülen,
aydınlık ışığı sönmeyen,
sonsuzluğa yürüyen,
günümüzün nasrettin’i,
koca yürekli,
mustafa kemal’in askeri
güldüren adam güle güle !…

Yargı H.ÖZMEN

sonat binbaşım ve mehmetleri…

hava puslu…
kör duman çökmüş
memedimin üstüne…
düşman alçak,
düşman kahbe mi kahbe…
sonat binbaşım ve mehmetleri…

mayın olmuş,
usa damgalı bomba,
mermi olmuş ihanet…

de git kör olası mertlik…
de git lanet olası,
kahrolası insanlık…
avurtlarınız patlarcasına tıkındınız,
onca yalan, riyakarlığı…
barış, kardeşlik diyerek
döktünüz timsah gözyaşlarınızı
eseriniz kan gölüne …

yine de başaramadınız
işte görün
sonat binbaşım yürüyor
hayının üstüne üstüne
mehmetciklerin önünde…
bir de bi yavuz olmuş
güzelim, bıçkın yürekler
dumanlı havada
şehadete erende…

Yargı H. ÖZMEN

 

fedailik zor zanaattır…

kimi zaman karınca olur,
dolduruverir hendeği,
üzerinden gelir geçer kimileri…
kimi zaman çıkar öne;
fırlar siperden bir okcasına
hainin, işbirlikçinin üzerine,
göğsünde nişan olur
yediği düşman mermileri…
sadece bir ahh ! çıkar ağzından
verende can nefesini…

eyy fedai !…
ne erinirsin iş görmeye,
ne de yerinirsin hiç kimseye…
şikayet nedir bilmez,
rahatını düşünmezsin…
onca zorlukta gıkın çıkmaz,
mapusa, düğüne gider
gibicesine girersin..
bir tek vatanına göz yaşı dökersin…

sen, ona buna, şuna benzemezsin
öyle değil mi?
varsa da yoksa da
halkının mutluluğu, esenliği…
istismar etseler de seni,
anlamasalar da değerini,
nasılsa bir gün
tutmak zorunda kalacaklar ellerini…
tutacaksın o gün sana uzanan elleri…
işte o an, ilk gün ki gibi
hazır olacaksın fedai !…
bu arada hiç unutmayalım
yoldaş hasan yalçın saati’ni…

fedai olmak zor zanaattır…
dürüstlük, mertlik ve yalınlıktır…
kişisel ihtirasları bulunmaz,
beyninde olmayan tek şey
koltuk sevdası,
para-pul kaygısıdır…
milleti adına düşünmek,
ve fakat insanlık adına
düşündüğünü yapmaktır…
doğuşu güneşe benzer,
ölümü şiirdir, romandır, destandır…
mirası binlerce kitap olur
bir de zulme çığlık bağlamadır…

gazi mustafa kemal’dir
fedailerin en büyüğü
hiç duyulmuş mu, görülmüş müdür
bir dosta sırtını döndüğü ?…

kısacası dostlar,
fedainin kini, garezi, öfkesi
bölücüye, haine, emperyaledir…
o düşmana korku,
o dosta güven verir,
halkına, milletine mutluluk getirir…

Yargı H.ÖZMEN

böyle gitmez, artık vatan zamanı türkiyem !..

dolmadı mı hala çilen,
yetmedi mi çektiğin eziyet ?
nice zorluklar yaşadın,
gayrı kalmadı yaşanacak felaket…
her gelen yeni gün,
bir önceki güne nispet…
sensin önemli olan,
sensin tek güç, asıl kuvvet…
 
böyle gitmez,
bugün vatan zamanı türkiye’ m !…
 
yüz yıllar öncesi başladı,
emperyalle cebelleşmen,
haçlı irticayla kavgan…
üzerinden asırlar geçti,
tunç dağları erittin,
çıktın ergenekon’dan…
lakin buldun bir yolunu,
sıkışsa da başın,
darda da kalsan…
 
böyle gitmez,
şimdi vatan zamanı türkiye’ m !…
 
köroğlu, dadaloğlu, karacaoğlan;
şeyh bedrettin, pir sultan;
sarı zeybek, topal osman,
antepli karayılan…
saymakla tükenmez yiğitler,
işte en son gazi ata’n…
 
böyle gitmez,
geldi vatan zamanı türkiye’ m !…
 
”soykırımcı” dediler,
kaymakam kemal bey’i
utanmadan astılar…
dallarından koparıp üç fidanı
darağacına yolladılar…
nurhak’ta, kızıldere’de,
1 mayıs’ta taksim’de;
nice devrimciyi kurşunladılar…
madımak’ta canları
çıra gibi yaktılar…
 
böyle gitmez,
gayrı vatan zamanı türkiye’ m !…
 
atatürkçü aydınlar,
bombalarla parçalandı,
vatan severler mapuslara atıldı…
kumpaslar kuruldu,
planlar düzüldü,
kemal’in askeri arından kafasına sıktı…
oğullar, kızlar ana-babayla,
parmaklık ardında tanıştı…
 
böyle gitmez,
korkma ! vatan zamanı türkiye’ m !…
 
doğaya, yeşile, güzele sevdalı
genç yürekler, delikanlılar,
#direngezi‘de katledildi…
pabucu delik yurtsever hrant’ı,
süper nato, gladyo infaz etti…
yüzlerce maden işçisi,
güneşi göremeden
sonsuzluğa erdi…
 
böyle gitmez,
derlen vatan zamanı türkiye’ m !…
 
emekçim, emeklim, kamu çalışanım,
çarşı pazara çıkamaz oldu…
ana kucağından koparıldı bebeler,
karton kutulara kondu…
dövülen, işkence gören,
öldürülen kadınlarımız,
çöplüğe, dağa bayıra atıldı…
taciz aldı yürüdü,
ar damarları yırtıldı…
 
böyle gitmez,
uyan vatan zamanı türkiye’ m !…
 
kınalı kuzularına ağlaya ağlaya,
kurudu anaların göz pınarları…
işbirlikçi, hain, bölücü bir oldu,
vatanı parçalamak amaçları…
hendekler kazdı
bombaları tuzakladı…
hiç oralı olmadı bazıları,
kah stepne oldu işbirlikçilere,
kah alkışladı..
 
böyle gitmez,
kükre vatan zamanı türkiye’ m !…
 
tek yapman gereken,
arslanlı yola koyulmak…
kürt-türk; alevi, sünni
tek millet olup kucaklaşmak…
hainle, bölücüyle,
işbirlikçiyle hesaplaşmak…
kurup milli hükümeti,
emperyale yumruğu vurmak…

böyle gitmez,
geldi vatan zamanı türkiye’ m !…
 
fedailer düştü yola,
bir elde al bayrak,
bir elde yıldız parlıyor
buğday başağının kucağında…
gözler de aynı bakış,
yüreklerde aynı milli dava…
koptu bir kez fırtına,
başladı vatan savaşı,
başladı dip dalga…
 
böyle gitmez,
artık vatan zamanı türkiye’ m !…
 
Yargı H.ÖZMEN

kandırıldım, aldatıldım….yersen…

ben saf bir başbakandım…
önüme gelene kandım…
bazen bir elma şekeriyle,
bazen de bir çift kundurayla
kandırıldım, aldatıldım !…

nasıl mı ?
okuyun bakalım,
haklı mıyım, haksız mıyım ?

önce amerika’ dan başlayalım işe…
sen bizim ”eş başkanımızsın” dediler..
meğerse bizi yeni sarayımıza
padişah, sultan eylemişler…
bunda benim ne suçum var
hanımlar, beyler !…

bir gün beklerken
eyüp cami’sinin avlusunda…
fethullah efendi çıkıverdi karşıma…
bir elinde doksanlık tesbih,
bir elinde allı morlu horoz şeker…
dedim ”hayırdır inşallah”…
meğerse şeker değil,
okunmuş muskaymış
yolumdan çıkardı beni billah..

ya şu zerrab’a ne demeli ?
kutularda çikolata, gül suyu,
helva var dediydi…
hobbala her kutudan
yeşil, pembe dolar, avro çıktı,
pekala kabahat, suç
ben de mi şimdi ?…

iş, pardon, …… adamı cengiz,
bir alem adam öyle değil mi?
bana ”al şu mütevazi,
tek katlı evi, kiradan kurtul” dediydi..
o da ne? yalı, villa,
köşkmüş ev dediği…
sonradan anladım vallahi…

çevremdeki g.t kılları,
”sana bir çalışma konutu”
yapalım dediler…
buyurun dedik, izin verdik,
bir de baktım
kaç-ak saray dikmişler,
orman çiftliğinin içine etmişler…
sizi gidi zibidiler..

hatta doktorlar bile,
bizim bilal’e:
”yolda yürümesini bilmez”
diye rapor verdiler…
bak sen deyusa,
armatör oldu,
yüzüyor gemicikler…
emineeee!
kime çekmiş bu velet ?..

şu emine’min yüzüğü var ya …
sözde tenekeydi
öyle de duruyordu
helallimin parmağında..
bir de baktık ki
milyonlukmuş oysa değeri,
herkes konuşuyor ileri geri,
ama bunda bizim suçumuz yok ki !…

”hacı murat” diye verdiydim,
diyanete arabayı…
meğerse mersedesin armasıyla,
değiş tokuş etmişler
hacı murat’ın markasını…
bir de tepesine giydirmişler
kurşun geçirmez zırhı…

oslo’da, kandil’de
konuşurken pekakayla,
ellerinde lolipop,
bon bon, elme şekeri vardı…
hepsi garip birer çoban,
kimsesiz çocuklardı…
o da ne ?
meğer hepsi teröristmiş,
şekerler bomba, mayın çıktı,
cia, mit, israil beni kandırdı…

en son ”suriye’den
turist gelecek” dediydiler…
açtık kapıları sonuna kadar…
açar açmaz, ışid, daeş,
mülteci, peşmerge
ortalıkta cirit attılar,
çifte telli oynadılar…
bana bir matik daha attılar…

dahası var, sürüsüne bereket
beni kandıran kandırana…
şimdi söyleyin bana
ne suçum var benim,
saflığımdan başka…
siz bakmayın söylenenlere,
ben, ailem ve yakınlarım hakkında…
bizim suçumuz yok, inanın bana…

haydaaaa !…
bu millet biliyor
seni, onu, sizi, bizi…
bu milletin suskunluğu
çaresizliğinden değildir ha…
nasıl sa kuracak yüce divan
gelecek hesap zamanı…
inşallah o gün de becerirsin
kendini haklı çıkarmayı…
tabi yerlerse…

Yargı H.ÖZMEN

ışid kafalı adam…

eyyyyy !…
adı arınç, kendisi koca bir hiç…
dedeleri Kubilay’ın katili,
örümcek kafalı adam…

derdini cümle alem bilir,
”Atatürk Cumhuriyeti” dir senin derdin…
bugüne kadar, az mı çemkirip
sağa-sola hakaret ettin…
madımak’ta yanıp tutuşurken canlar,
göbek atıp bayram ettin…
adı arınç; ışid kafalı adam…

gün oldu kumpasçıya;
”yaradanım verdikçe, veriyor” dedin…
olan biten haksızlığa
ne gıkın çıktı, ne de karşı geldin…
dahası, bir süikast tertibi uydurup,
vatanseverleri ”tetikçi” ettin…
adı arınç; kumpas kafalı adam…

arasıra çoştun,
tayyibe karşı çıkıp, diklendin…
çekilince ipin,”dut yemiş bülbül”e benzedin…
işin gücün ”uçkurun altı”,sen kim namus kim?…
adı arınç; yobaz kafalı adam…

sen tanımamışsın,
cumhuriyete aşık anadolu kadınını…
nene hatun, gördesli makbule,
çete ayşe ve de kara fatma’yı…
yerle bir edecek, yıkacak saltanatınızı
onların yürekten kahkahası…
direklerle aran iyidir, bilirim
lakin belli olmaz nerelere girip çıktığı…
adı arınç; rögar kafalı adam…

Yargı H.ÖZMEN